Yazar: 21:25 Genel Kafalar

Rekabet Ve Spor, Kobe’nin 81. Canım Çok Sıkkın.

 

 

 

Okul ile alakalı anılarım kavga, isyan ve bahçede oynadığımız futbol – basketbol müsabakalarından oluşuyor. İlkokulu okuduğum Dr. Refik Saydam’da C sınıfındaydım. Fena bir okul sayılmazdı, hatta Bahçelievler semtinin iyi okullarından biriydi. Sınıflar 35-40 kişilikti, iyi öğretmenler, sert bir okul müdürü ve hiperaktivitesini kontrol altında tutamayan bir çocuktum. Anılarım arasında ders arasındaki tenefüslerde oynadığımız ebelemeç oyununda şişman diye koşmakta zorluk çeken çocuğu ebeleyen sırtlan tipli piçi kendime hedef almam, komşu sınıflardakilerle devamlı kavga çıkartmam, birkaç kıza aşık olmam var ama bunlar bugünün meselesi değil. Bugünün meselesi o kısacık tenefüslerde hınca hınç kalabalık olan, bizden küçük-bizden büyük bir sürü çocuğun bir şeyler peşinde koşturduğu bahçede, kutu kola kutusunu ezip, o hengame arasında yüzlerce farklı çocuğun sağa sola koşturduğu iki karşılıklı kale arasında B sınıfıyla yaptığımız amansız maçların hikayesi var. 5’er dakikalık tenefüslerde o ezilmiş kutuyu yüzlerce çocuğun arasından geçirip rakibimize 1 gol atmaya çalışıp bunu tüm gün tekrarlamaya iten o his var bugün menüde. Onun adı rekabet, sporun temeli, oyunun maksadı.

Hangi sporu yaptığınızdan yada hangi oyunu oynadığınızdan bağımsız bir meseledir rekabet, oyuna saygı duymanızı, rakibinizi ciddiye almanızı sağlar. Madalyanın, kürsünün, sıralamanın bir önemi vardır insan hayatında. Hiçlik içinde kaybolmamak için tutunmanızı sağlar, sporu yapıyor olmanıza da gerek yoktur, oyunun ve oynayanın kendisine tutunurken bir tarafından yakalarsınız hayatı. Kupalarda, turnuvalarda, olimpiyatlarda, yarışlarda bu yüzden birbirine benzemeyen milyonlar bir olabilir, topluluğun parçası olmaktır oyun ve ben oyuna saygı gösterilmemesiyle alakalı derdi olan bir adamım. Kazanmak hep bir meseleydi, monopoly de oynarken meseleydi, pokerde, sokakta basketbol oynarken, halı sahada defans yaparken de. Oyun neyse ben onu hep ciddiye aldım, rakibimi yenmeyi, ona yenilmemeyi bir mesele haline getirdim. Her tenefüs çıkıp o 5 dakika içinde yere asfalta düştüm, kafamı vurdum, ezildim ama kalkıp o kutu kolayı karşı kaleye götürmek, takım arkadaşlarımla birlikte B sınıfını yenmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Tartışmalı kişisel etiğim bir yana oyunun kurallarına hep saygı duydum, kural kitabının izin verdiği her şeyi kazanmak uğruna kullandım, yeri geldi hakeme baskı yaptım, yeri geldi arkadaşlarıma kural kitabının en bilmedikleri ücra köşesindeki kuralları hatırlatıp onları kaybetmeleri için zorladım çünkü rekabet etmenin verdiği o his, seksten, paradan, uyarıcılardan ve en iyi partilerden bile iyiydi. Hayatta rekabet, sporda rekabet, masada rekabet, bu boktan hayatı anlamlandırmak için ihtiyaç duyduğum yegane kutsaldı rekabet. Oyunu kendin için kazan, kazanmak için rekabet et, acı çek, mücadele et. Jordan’a, Tyson’a, Schumacher’e, Kobe’ye oyuna duydukları sarsılmaz saygı, rekabete olan açlıkları ve kazanmaya karşı duydukları obsesif ihtiyaç sebebiyle bağlandım. Her ne oynanıyorsa oynansın mesele sahadakilere bağlıydı. Güçlü rakibin güçsüz rakibi yenmesiyle bir problemim hiç olmadı, yeter ki sahadaki herkes oyuna saygı duysun, meseleyi kişiselleştirsin, izleyene bir aidiyet parçası versin, versin ki insanı türlü şekilde yakan ateşler sönmesin. Toplumsal meseleler körüklüyor ateşimi, kadınlar bir yanda, alkol ve dostlarım, edebiyat elbette şiir, kazanma arzum ve rekabet. Var olabilmek meselesi.

 

Yaşlanıyorum artık 37’ime göz kırpıyorum, duygusallaşıyorum, spor ile olan bağım 25 yıllık bir halat gibi, sağlam gözüküyor ama çok kış geçirdiği her halinden belli, esniyor, hırpalanmış gözüküyor ve arada bazı ipleri sökülüyor. Size ilk spor anılarımdan birini anlatayım, Iron Mike Tyson’a ile başlayan. Ben Tyson’ı prime zamanına yetişemedim ama ilk spor anılarımdan biridir sabaha karşı karşı Lennox ile yaptığı ve uzun kollu lavuk tarafından pataklandığı maç, saat sabaha karşıydı, 11 yaşındaydım inanılmaz bir heyecan içindeydim, ilk kez bir boks maçını canlı izliyordum, iliklerime kadar hissetmiştim bir şeyleri, öfkeyi, mücadeleyi, rekabeti, o hissi ve o anıyı hiçbir şey benden söküp alamadı hayatım boyunca, senelerden 2002’idi. Çok uzun yıllar sonra Tyson sarışın bir zibidiyle, Jake Paul’la bu sefer kariyerinin değil hayatının sonbaharında bir maça çıktı, koca çınar 60 yaşındaydı, belli ki zibidiyi dövmemesi için 20 milyon almıştı ama olsun iliklerine kadar Tyson’dı o, ayakta durdu, yaşlılığa ve sönen bedenine sağlam bir siktir çekti, boks yaptı, zaman, yerçekimi yada kamuoyunun ne düşündüğünün canı cehenneme dedi, kimse onun içinden rekabeti alamamıştı.

2002’deki Tyson maçını izlememin üzerinden 4 yıl geçmişti, 2006 yılıydı, ne olup biteceğine dair kimsenin haberi olmayan bir sabaha karşı vaktiydi bu sefer. Hiç tarihe tanık olduğunuzu hissettiniz mi? Bir insan ömründe kaç kez tarihe tanık olur ki zaten. Rekabet, spor, kazanma diyince Jordan’dan sonra akla gelen 2. obsesif orospuçocuğu sahneye çıkmıştı, iyi bir Lakers yoktu o dönem, Mamba dünyaya siktiri çekmiş kendi kişisel meselesi haline getirmişti bir şeyleri.  Son 9 maçta 41 sayı gibi saçma bir ortalaması vardı ama yine de her şeyi kazanmaya yetmiyordu bu, hatta son 2 maçı kaybetmişti Lakers, işler iyi gitmiyordu birinin çıkıp o gün meseleyi şahsileştirecek kadar rekabetçi olması gerekiyordu. Murat Murathanoğlu’nun her periyot yavaşça tarihe geçen bu anı sırtlayan yorumlarıyla, kendisini gerçekten savunan, maçı kazanmak isteyen bir rakibe karşı kanının son damlasına kadar rekabet eden Kobe vardı sahada. (Yazının tam bu noktasında kendimi sokağa attım, bir süredir huzuru bulduğum Erdek sahilde 45 dakika, müzik yada bir podcast dinlemeden sporun ve rekabet kültürünün hak ettiği gibi ciğerim patlayana, ayaklarım gitmeyene kadar koştum ve tekrar yazmaya döndüm.) 49. sayısını attığında Lakers 3. Periyodun bitimine 2.5 dakika kala 4 sayı gerideydi. Dikkatinizi çekerim beyler bayanlar, iki rakibinde kazanmak için oynadığı ‘gerçek’ bir spor müsabakası vardı sahada ve bir adam koca bir takıma karşı tek başına kazanmak içinde heybesinde olan tüm numaraları çekiyordu. Kendini sakınmayan ve üzerine giden saygıdeğer bir rakibe karşı dişe diş bir mücadeleydi. 51. Sayısını attığında takımı ilk kez öne geçmişti, 3. Periyodun sonuydu, skor 87 – 85 Lakers lehineydi, 3. Periyodun sonunda Kobe’nin hanesinde 53 sayı vardı, önünde 12 dakikalık bir periyod daha vardı. 3 farklı kalbur üstü savunmacıyı faul problemine sokmuştu, itiş kakıştan yılmamıştı, sporun temelini oluşturan rekabetin tarihine altın harflerle yazılmasına 1 periyod daha vardı.

Son periyodun bitimine 8 dakika kala Kobe 31 – 25 öndeydi, Raptors’a karşı. Cümleyi yanlış okumadınız, içine düşeceğiniz bir tuzak yok, Kobe 2. Yarıda koca Raptors takımına karşı tek başına skorda öndeydi, nutkum tutuldu demeyeceğim, zihnimin içinde bir karnaval vardı. 4. Periyodun bitimine 43 saniye kala 81. Sayısını attı, maçı kazandı, günü kazandı, tarihi kazandı. Bütün maç boyunca oyuna saygı duyan rakipleri tarafından savunuldu, kötü takım arkadaşları vardı, ihtimaller yanında değildi ama rekabet tanrıları kendilerinden olanın yanındaydı, Kobe o gün Wilt’in imkansız denebilecek 100 sayılık rekoruna 81 sayıyla oyunun modernleştiği dönemde ortak oldu, sadece sayı atmak değildi mesele, sporun özünü iliklerine kadar hissetmek ve hissettirmekti. Yazının bundan sonraki kısmında son maçındaki akıl almaz rekabetçiliğini anlatmak istiyordum ama aramızdan ayrılmış ve rekabetin efendisi olmuş bu adamla alakalı son anıları yazıya döküp ölümlü kılmaktan vazgeçtim ve beni bunları yazmaya iten şeye geçmeye karar verdim.

Yazı hatırı sayılır miktarda kavgacı ve rekabetçi bir zihinden dökülürken biraz parçalandı farkındayım, toparlıyorum.

Bugün, 11 Mart sabahı.

25 yıldır yaptığım gibi yine NBA maçlarına ve ilgimi çeken özetlere baktım.

Bam Adebayo: Wizards’a karşı 83 sayı.

Öfkeliyim.

Çünkü sevdiğim sporun kirletildiğini uzun zamandır hissediyorum.

70 sayıya kadar ikili sıkıştırma yapmayan bir rakip.

43 serbest atış.

Elini topa sokmayan savunmacılar.

Bahis kültürü.

Üçlük çılgınlığı.

Ciddiyetsiz basketbol.

Ve yeni jenerasyona bırakılan değersiz bir miras.

Bunların altında eziliyorum.

Zihnimin içinde karanlık zindanlar var.

Hepinizi oraya terk ediyorum.

Ben rekabetin tarafındayım.

Basketbol tanrılarının tarafındayım.

Gerçek oyunun tarafındayım.

Kadim dostumla birlikte yıllarımızı verdiğimiz NBATRKY’nin yanındayım.

Sevdiğim tüm rekabetçi adamlarla birlikte yeni nesil spor dünyanızı terk ediyorum.

Gerisi..

Hepinizin canı cehenneme.

 

 

 

Visited 117 times, 17 visit(s) today
Close