Ben Atatürkçüyüm. Ailem beni Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine bağlı ve toplumu önemseyen bir birey olarak yetiştirdi. Sosyalistim, halkçıyım. Hayatım boyunca işçi sınıfının hakları, bireysel özgürlükler, eşitlik ve laik demokratik Cumhuriyet için elimden geldiğince mücadele ettim. Gururla söylüyorum ki Gezi Parkı Direnişçisiyim.
Siyasi hayatım boyunca sağ tandanstan uzak durdum. Hatta zaman zaman bunun ötesine geçip, sağ siyasetin temsil ettiği anlayışa karşı ciddi bir ideolojik nefret ve tepki duydum.
Ekmeleddin İhsanoğlu dışında bütün seçimlerde oyumu CHP’den yana kullandım. Son dönemde yaşanan siyasi gelişmelerin ardından yeni bir siyasi oluşumun kurulmasını destekledim ve onu mevcut seçenekler içerisinde benim için en anlamlı alternatif olarak gördüm.
Ta ki “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin açıklamalarına kadar.
Burada benim için artık bir siyasi tercih yok, aşılmaz prensipler var.
Bu ülkenin vatandaşlarını; yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden katleden, askerimizi, polisimizi, öğretmenimizi, işçimizi ve sivilimizi öldüren terör örgütünün eli kanlı lideri Apo’yu muhatap alan ve onunla bağlantılı teröristlerin yeniden toplum hayatına dönmesine zemin hazırlayacak bir yasayı destekleyen hiçbir oluşumun yanında bulunamam.
Devletin sınırları vardır. O sınırların en başında şehitlerin hatırası, hukukun üstünlüğü ve vatandaşın devletine duyduğu güven gelir.
“Çerçeve yasa”, “normalleşme”, “Terörsüz Türkiye” veya başka hangi isim verilirse verilsin, benim açımdan mesele nettir:
Terörle mücadelede devletin muhatabı terör örgütü liderleri ve eli kanlı katiller olmamalıdır.
Bugün “bir daha kan dökülmesin” diyerek atılan adımların yarın Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasına veya terör suçundan hükümlü kişilerin topluma yeniden salınmasına yönelik bir zemine dönüşmeyeceğinin garantisini kim verebilir?
Siyasi çizgiyi tam da burada çekmek gerekir.
Ben bu ülkenin doğusunda yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarının yok sayılmasını da istemiyorum. Tam tersine, yıllardır çözülmeyen ekonomik, sosyal ve kültürel sorunların çözülmesi gerektiğine inanıyorum.
Ama bunun yolu eli kanlı katillerle müzakere etmek değildir.
Bunun yolu sosyal devlettir.
Devletin Hakkâri’deki çocuğa da İstanbul’daki çocuk kadar kaliteli eğitim vermesi, vatandaşına eşit sağlık, istihdam, adalet ve sosyal imkân sağlamasıdır.
Yoksulluğu azaltmak, bölgesel eşitsizlikleri ortadan kaldırmak ve insanlara kendilerini bu Cumhuriyetin eşit yurttaşları olarak hissettirmek zorundayız.
Çünkü benim için Türk vatandaşlığı; doğduğun şehre, konuştuğun dile veya ekonomik durumuna göre değişen bir ayrıcalık değil, eşit yurttaşlık hukukudur.
Unutmayın, Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir.
Bir sonraki seçimde bu çerçeve yasa denilen garabete bulaşmamış, kendi halkını ötekileştirmeyen, siyasal çözümler sunan ve Türkiye’nin neresinde olursa olsun her vatandaşın eşit haklara ve imkânlara sahip olmasını savunan parti hangisiyse, sağ-sol fark etmeksizin benim oyumu alacaktır.
Bunun aksini düşünüp bu garabeti destekleyenlere de tek bir şey söylemek istiyorum:
Bir gün bir şehit ailesiyle karşılaştığınızda, onların yüzüne nasıl bakacağınızı düşünün.