“Bir daha 27 yaşımda olmayacağım Selim Abi!” diye arkadaşıyla dertleşirken dikkatimi çekmişti genç adam.
Bu lafı duyunca istemsizce kulak misafiri oldum.
“O an görmek istedim, konuşmak istedim. On dakika vakit ayıramadı mı abi? O kadar tutucu bir ailesi de yok.”
Sevdiği kadının kendisine vakit ayırmamasından yakınıyordu.
Sohbeti biraz dinleyince masanın baskın karakterinin o olduğuna karar verdim. Çoğunlukla o konuşuyor, karşısında oturan Selim Abi ise kısa yorumlarla sohbete eşlik ediyordu.
Çünkü görevi dinlemekti. Bazen arkadaşlık tam da buydu: Daha önce geçtiğin bir yolu, bu kez arkadaşının yanında yeniden yürümek.
Bir süre sonra konu haydariye geldi. Genç adam rakının yanında haydari olmadan masanın eksik kalacağını uzun uzun anlatıyordu. Selim Abi de, “Tabii oğlum ya,” diyerek onu onaylıyordu.
“Patates söyleyelim mi? Kuruyemiş söyleyelim ya!” dedi genç adam.
Cevabı bile beklemeden garsonu çağırdı, “Bir kuruyemiş alalım,” dedi.
Ne var ki gelen kuruyemiş tabağı neredeyse sadece tuzlu fıstıktan ibaretti. Selim Abi fıstıkları görünce pek memnun olmadı nedense, ama yine de ses etmedi.
Derken mevzu insanın gidecek bir yerinin olmamasına, o sıkışmışlık hissine geldi. Genç adam, kendince olması gerektiği gibi gitmeyen hayatını iyiden iyiye dökmeye koyuldu. Selim Abi ise bir yandan ağzına attığı birkaç fıstıkla arkadaşını dinliyor; arada sadece “Hı hı…”, “Doğru.”, “Olur öyle…” diyerek ona eşlik ediyordu.
O gece masada en çok konuşan kişi genç adamdı.
Ama eve dönerken en çok düşündüğüm kişi, bütün gece arkadaşını sabırla dinleyen Selim Abi oldu.
Belki de bazı yaşların sancısı, en çok o yaştayken can yakıyor; yıllar geçse de nasıl can yaktığı unutulmuyor.
Visited 5 times, 5 visit(s) today